March 16, 2012
#road #mumuda - @leventt | Webstagram

#road #mumuda - @leventt | Webstagram

December 24, 2011

kısa yazacağım, bodrum’dan kaş’a getirilen yunusların durumu şimdilik böyle. yaşadıkları küçük alanda sürekli paslı telleri zorladıklarından ağız ve burun kısımlarında çeşitli yaralar var. bizi içeri sokmadıklarından tekne ile dışardan dolaşıp öyle fotoğraf çektik. 1995’de il tarım müdürlüğünden alınan ‘4 adet yunus yakalama’ belgesi ile dolaşıyorlar, ki o yunuslar bu yunuslar mı, o da belli değil.. uzmanlar özgür kaldıklarında yaşayamayacaklarını söylüyor. özgür kalamasalar da kalan hayatlarında daha rahat yaşamaları ve bu kepazeliğin devam etmesini engellemek için ‘yunuslara özgürlük platformu’na destek verebilir, bilginin yayılmasına yardımcı olabilirsiniz.. http://www.yunuslaraozgurluk.com/  


kısa yazacağım, bodrum’dan kaş’a getirilen yunusların durumu şimdilik böyle. yaşadıkları küçük alanda sürekli paslı telleri zorladıklarından ağız ve burun kısımlarında çeşitli yaralar var. bizi içeri sokmadıklarından tekne ile dışardan dolaşıp öyle fotoğraf çektik. 1995’de il tarım müdürlüğünden alınan ‘4 adet yunus yakalama’ belgesi ile dolaşıyorlar, ki o yunuslar bu yunuslar mı, o da belli değil.. 
uzmanlar özgür kaldıklarında yaşayamayacaklarını söylüyor. özgür kalamasalar da kalan hayatlarında daha rahat yaşamaları ve bu kepazeliğin devam etmesini engellemek için ‘yunuslara özgürlük platformu’na destek verebilir, bilginin yayılmasına yardımcı olabilirsiniz.. http://www.yunuslaraozgurluk.com/  

November 20, 2011

Bertrant Russell’s Message to the Future:

” I should like to say two things, one intellectual and one moral. The intellectual thing I should want to say is this: When you are studying any matter, or considering any philosophy, askyourself only what are the facts and what is the truth that the facts bear out. Never let yourself be diverted either by what you wish to believe, or by what you think would have beneficent social effects if it were believed. But look only, and solely, at what are the facts. That is the intellectual thing that I should wish to say.

The moral thing I should wish to say…I should say love is wise, hatred is foolish. In this world which is getting more closely and closely interconnected we have to learn to tolerate each other, we have to learn to put up with the fact that some people say things that we don’t like. We can only live together in that way and if we are to live together and not die together we must learn a kind of charity and a kind of tolerance which is absolutely vital to the continuation of human life on this planet….”  

October 27, 2011
"

havaalanında oldukça uzun ve beklemeli bir sıradayım,
yaşlı bi amca ile bi teyze geldi ve direkt kaynak yapıp tam önüme yerleşti. arkadakiler kıpraşıp, ‘müdahaleyi senden bekliyoruz!’ gibi bakınca bana, ben de ‘uçaklar hepimize yeter, amcayla teyze işte..’ gibi baktım onlara. önüme döndüğümde bizimkiler sıranın en önüne geçmişti bile.
yaşları 80-90 civarlarında - sadece yüz ve ellerinden anlaşılabiliyor o da- ama nasıl da dikler, ikisi de fiziksel olarak zımba. spor ayakkabıları, sırt çantaları, yaylanarak yürüyüşleri filan..

amca geçerken cihaz öttü, cep telefonunu unutmuş cebinde,
teyze bağırmaya başladı: ‘öter tabii, öter tabii, kafa yok ki..’,
amca dolanıyor bi daha ötüyor, teyze ‘metal, metal olmayacak.. çatal kaşık gibi yani.’ diye bağırmaya devam ediyor, cepten gözlük çıkıyor…
‘dikkatini toplasa bunlar olmayacak!’,
bi daha;
teyze havaalanından özür diliyor:
‘özür dileriz bekletiyoruz, evde de böyle..’
sakin, sessiz bir amca,
ama belli ki teyze amcadan pek memnun değil.

dolanırken düşünüyorum,
ne zor bi evlilik..’ diyorum kendi kendime,
‘70 senedir böyleler mi acaba?’
bir ses duyuyorum, bu kez kitapçıda çalışıyor teyze amcanın üzerinde: ‘karıştırma parayı.. bak, vermeden bir daha bak.. bu yirmi, bu elli, bunda yirmi yazıyor, bunda elli, bak.. yüz olsaydı yüz yazardı salak’ diye paraları gösteriyor ona.. yine de sonunda gidip kendi alıyor dergiyi, kasiyer kıza şikayet devam: ‘karıştırıyor paraları, bunadı’, amca duysun diye de bağırıyor.
görseniz ağlarsınız..

işte o an olan oldu..
amca bir kitap kapıp,
‘anne şunu da ekle!’ diyince teyzeye,
teyze de ‘ya bu, ya o!’ diye ters yaptı..
ve ben birden o ikilinin
pek görmeye alışık olmadığımız yaşlarda bir anne-oğul olduğunu anladım. baktım, çok da benziyorlar.
amca onları seyrettiğimin farkında:
‘alalım anne, lütfen istikbalimle oynama!’
anladım amca da başka bir kafada.
gülümsedik birbirimize.

sonra onları uçağa binerken gördüm,
bir de uçaktan inerken.
anne ki maşallah istikrarlı,
bu kadar yıl geçmiş aradan,
çocukluğunu unutmamış yüz yaşında oğlunun,
onu öyle dondurmuş.
demek ki aradan ne kadar yıl geçerse geçsin
anne anne, çocuk da çocuk, nokta.
şimdi yoldayım.

"

October 2, 2011
bolluca…

bugün kızım mira ile zehirlenen köpeklere götürmek üzere yaptığımız alışveriş esnasında ‘başka ihtiyaç var mı?’ diye aradık, ki iyi ki aramışız, ‘mama şimdilik bol, jenaratör için mazota ihtiyacımız var!’ dediler. bidon bulamadık, 5 litrelik pet sulerdan alıp içlerini boşalttık, diğer ufak tefek ihtiyaçlarını da toparlayıp, neyle karşılaşacağımızdan habersiz yola koyulduk. 

***

çamurların içinde küçük ve yamalı bir çadır kent, bir hastane kurulmuş.. koşuşturan gönüllüler, malzeme getirenler ve yüzlerce köpek. serum takılmış köpekler, yaralı köpekler, felçli köpekler, uyuzla boğuşan köpekler, iyleşmekte olan köpekler ve tabii ki tehlikeyi atlatmış köpekler. hepsi de kendilerine yardım edildiğinin farkında. serum takan veterinerin elini yalarken gördüm bi tanesini. katliamı yapan insan, ama onları kucaklayan da. bakışlardan belli, tamamen affetmişler bizi, o kadar iyiler ki. arka bacakları tutmuyor, tüyleri dökülmüş, ama hala sevgiyle bakıyor gözleri. bundan daha ağır bir cevap verilemez insanoğluna.

orada bulunan, daha doğrusu yaşayan demek lazım, gönüllü veterinerler ve diğer gönüllülerle tanıştık. durumu anlattılar, bir katliam yaşanmış, fakat zehirin dozunu az tuttukları için öldürmemiş, felç etmiş. ‘o kadar pis bir zehir ki, iyileşti sanıyoruz, yürüyor, ardından felç tekrar zuhur ediyor’ diyor doktor devrim. 

anakent ve şişli belediyesi yardımcı olmuş, olmaya da devam ediyormuş. yol girilmez haldeymiş, mıcır dökmüşler, ilk çadırı akut, ikincisi de belediye tarafından kurulmuş.  belediye ilaç yardımında bulunuyormuş,  ‘gece bile gerektiğinde ilaç yolluyorlar’ diyorlar. bu çok iyi.

şunun altını çizmek isterim.. ortada dernekler, sivil toplum örgütleri filan yok. anladığım kadarıyla pek de ihtiyaç duyulmuyor. sadece tamamen bağımsız gönüllü bireyler tarafından yürütülüyor operasyon: sivil toplum bireyleri. orada yatıyor, kalkıyorlar, canlarını dişlerine takmış çalışıyorlar. devrim, ateş, barış, şükrü ve onlarcası.  

çok fazla uzatmadan  sizlere iletmem gereken gerekli bilgileri geçeyim…

  • genel bakım dışında iki şeyle savaşılıyor, zehirlenmelerden kaynaklanan felç ve oldukça yayılmış olan uyuz. 
  • kuru mama ihtiyacı tabii ki var ama ilk sırada değil. HILL’S AD diye hasta köpekler için özel bi diet içeren bir mama varmış, lazımmış, isterler. 
  •  çadır ve battaniye ihtiyaçları var… geceleri jenaratör için mazot lazım.. bir de benzinli jenaratörleri var, arızalı, çalıştırmaya uğraşıyorlar. çalışırsa benzin de gerekecek.
  •  gönüllüler iletişim numaralarından arayıp ‘durum nedir? nasıl gidiyor?’ diye soranlardan çok şikayetçi. ’durumu internetten takip edin, ancak yardımda bulunacaksanız, bir kenarından tutacaksanız arayın’ derler.
  • en önemlisi: sosyal medyada ve internette ‘info’ sayfa sayısı sürekli artıyormuş, iletişimi tek bir sayfadan yürütmeye karar vermişler. böylelikle anlık ihtiyaçlarını bildirebilecekler, bilgi akışını tek kalemden yürütecekler. facebook’da ‘bolluca birinci ağızdan duyurma sayfası’ başlıklı bir sayfa açılmış, tüm iletişim buradan yürütülecek: http://www.facebook.com/pages/Bolluca-birinci-agizdan-duyuru-sayfasi/176270749119507   

kibarlıklarından isim vermediler, dün gelen bir muhabir oldukça sinirlerini bozmuş ahalinin. ‘köpeklere yardım edeceğinize aç yardıma muhtaç olan insanlara neden yardım etmiyorsunuz?’ diye ısrarla rahatsız etmiş bu insanları. ‘yani sizin için köpekler insandan daha mı önemli?’ diye tuzaklar kurmuş. tırtıklayıp altından başka bir haber çıkartmaya çalışmış dangalak. umarım çıkartır da kim olduğunu anlarız..    

sürekli elimizden kayıp kaçırdığımız insanlığımızı tamir etmeye çalışan bu gönüllülere ne kadar teşekkür etsek az. bu noktada sosyal medyaya da çok iş düşüyor. hadi.

September 29, 2011
can yayınları’ndan nasıl kovulduk?

su ve pelin nefis bi çocuk kitabı hazırladı, bir yıl sürdü. su yazdı, pelin çizdi. can çocuk’la konuşmuşlar, yayınevi de kitapla ilgilenmiş, aylarca kitap üzerinde istenilen değişiklikleri yaptı kızlar. ve sonunda bi sözleşme örneği yollandı yayınevinden, bunlar da haliyle avukatları olmadığından bana geldiler (işler tam işte bu noktada boka sarıyor). senaryo işleri nedeniyle telif haklarından biraz anlarım, konuyla ilgili zaman zaman mahkemede bilirkişilik yapıyorum. yayıncılık ve sinema, ayrı sektörler de olsa, telif teliftir. can yayınevi’nin yolladığı tüm yazarlara imzalattığı standart bir sözleşmeymiş. eh, tam olarak bir sözleşme de denemez, mali hakların bütünüyle devri. yani bi örnek vermek gerekirse, evinizi kiralayacaksınız, kiracı tapuyu üzerine geçirmek istiyor gibi. kitabın ve çizimlerin yurtiçi, yurtdışı tüm hakları, tv, film hakları, işleme hakları, kısaca her şey, üstelik süresiz olarak. karşılığında sadece kitap baskılarından bir yüzde hakları var, o yüzde de belirtilmemiş, hane boş. şu da var,  hikaye ve karakterler yayınevine ait olacağından dizinin diğer kitaplarını yazmak için bile can yayınları’ndan izin almaları gerekiyor gibi bir durum çıkıveriyor ortaya haliyle. bizimkilerin canı biraz sıkılsa da asıl dertleri sözleşmelerinin ayrı ayrı olması, tabii ki can yayınları’nın onları ayırmak gibi bir niyeti asla olmasa da, sözleşmeye göre teknik olarak bu mümkün, sonuçta birlikte yarattıkları bir kitap, ‘yayınevi, olur ya, başka bir çizer getirirse ne olacak?’ kaygıları filan. eh, bunlar da yayınevi’ne şöyle bir mail atıp, toplantı istediler: 

Sevgili Samiye Hanım ve Ebru,

Yolladığınız (standart) sözleşmeyi aldık, teşekkür ederiz. Bir takım eksikler ve soru işaretleri var. Sözleşme aşamasına gelmeden bunları konuşmak üzere biraraya gelmek isteriz. 

Aşağıda konu başlıklarını sıralıyoruz:

1-      Sözleşme oldukça kapsamlı çıktı. Biz sadece bir kitap üzerinden anlaşma yaptığımızı düşünüyoduk. TV, film, yurtdışı vs gibi haklardan bahsedilmiş. Bu konunun üzerinde geçmek isteriz.

2-      İkimizle ilgili tek kontrat yapılmalı ya da kontratlar birbirine bağlanmalı. Bu ayrı ayrı yapılan değil, birlikte yaptığımız bir iştir. İleriye dönük dahi, yazı ve çizimler birbirinden ayrılmaz bir bütün olmalıdır.

3-      Kitabın boyutları, tasarımı, kapak tasarımı bizim için çok önemli. Kaldı ki işimiz bu. Bu konuda konuşmalıyız.

Randevu için en kısa zamanda dönüş bekliyoruz.

Sevgilerimizle, 

Su&Pelin

ertesi gün can yayınevi arıyor ve bu değişiklikleri yapamayacaklarını, ellerindekinin standart bir sözleşme olduğunu söylüyor, ‘eğer bunları konuşacaksanız hiç gelmeyin’ diyorlar. haliyle kızlar çöküyor, ‘bu kadar emek verdik, en azından bir konuşalım’ diye üsteleyince can yayınevi’nin her şeyi samiye hanım’dan nihayet olur geliyor, ertesi gün avukat ve editörleri ile birlikte toplantıya beklendiklerini söylüyorlar. ee, kızlar da bana sen de gel diyorlar. önce pek bulaşmak istemesem de konuyla ilgili kuşlukları nedeniyle ‘evet’ demek zorunda kalıyorum. samiye hanımı uzaktan tanırım, erdal abinin eşidir, bir problem olmayacağını düşünüyorum doğal olarak.


toplantıya girince anladım ki samiye hanım varlığımdan pek hoşnut olmadı. kızlara küçücük bir kitap gösterdi, ‘bu boyutta olacak kitap!’ dedi. pelin o noktada iptal oldu zaten, gidene kadar örnek boyutta çakılı kaldı. ben varlığımın nedenini açıklamak için kızların telif hakları konusunda bilgisiz olduklarını, onlara konuyla ilgili danışmanlık yaptığımı söyledim, konuşmaya başladık, avukata ‘neden tüm mali haklar devrediliyor’ diye sormamla birlikte samiye hanım son derece haklı olarak patladı:

‘bizim bütün yazarlarımız bu şekilde çalışıyor, sevim ak da aynı sözleşmeyi imzalıyor, diğer yazarlar da, yıllardır hiçbir problem yaşamadık. şimdi siz kim oluyorsunuz da bizimle sözleşmenizi konuşmaya kalkıyorsunuz. ayrıca kitabı basmaktan vazgeçtim, iyi günler..’ dedi. ee biz de kendimizi şık biçimde kapının dışında bulduk. hepsi bu.

konuyla ilgili pek yorum yapmayacağım. ben dahil kuşakları kitaplarıyla büyütmüş, asla saygıda asla kusur edilmemesi gereken bir yayınevimiz; velhasıl kovulmaktan dahi gurur duyduk. sanırım şartlarımızı konuşmak isteyerek biraz densizlik yaptık ve samiye hanımın kıymetli zamanını çaldık.

sitem yok, öyle bir hakkımız da yok, sonuçta onlara başvuruluyor, onlar da istedikleri kuralları koyuyorlar. bu küçük hikayeyi de müstakbel yazarlara küçük bir nasihatta bulunmak amacıyla yazdım, eğer kitabınız basılsın istiyorsanız yanınıza benim gibi hıyarları almayın, direnmeyin, koyverin gitsin.

 

 

August 26, 2011
"

seyhan’dan mesaj : ‘seyhan’ı kaybettik..’
‘sabaha karşı değişik bi şaka biçimi üzerine çalışıyor..’ dedim kendi kendime.
‘seyhan’ı kaybettik..’
belki de bi şeyin adıydı bu,
edepsiz bi şiirin parçası belki..
ya da seyhan kendini kaybetti de, mesela fazla çikolata yedi..
gibi…
cümlenin yalın anlamı dışında her şey geçti aklımdan.
baktım aramıyor, yattım.
sabah gelen telefonlara fırladım,
‘olamaz, gece mesaj attı bana!’
mesaj yerinde,
‘rüya belki’,
tuhaf bi refleksle ‘ara’ düğmesine bastım,
bir iki çaldı,
‘ne yapıyorum ben?’,
kapattım.
tam o an dank etti işte,
meğer sevgili sansar ölmüş..

gece uyuduğum uyku ilelebet boğazımda kaldı..

sansar’la boğaziçi’nin merdivenlerinde tanışmıştık.
ben okulun en yeni öğrencisi olarak bulunuyordum orada,
o ise henüz ‘sansar’ olmuş eski bi öğrenci;
altında şortu, çizgili çorapları,
ve o çizgilerinden en az bi tanesiyle uyumlu deri ayakkabıları..
gün ciddi adamların şort giymediği gündü,
arkadaş olduk.
sansar şort, gözlük, biraz şiir ve biraz tango, biraz da alkolden olmaydı,
okul ve ali baba’nın kahvesi arasında mekik dokumaya başladık,
geceleri çımacı ceketlerinin içine yerleştirdiğimiz pompalı konyak düzeneği ile bar bar dolaştık,
perşembeleri ece bar’da sahne alan,
aldığı sahnede de zırnık kıpırdamayan şecaattin tanyerli’yi hiç kaçırmadık.
komünist eylemlerden ziyade feminist eylemlerde tutuklandık.
bir gömleği hiç çıkarmadan bir hafta giyebilir, ütüsü hiç bozulmazdı,
o reklamcılığa başladı, ben de tiyatroya.
evimiz yoktu, paraları birleştirdik ve sormagir’de bi ev tuttuk,
şahane üst kat komşumuz da ‘kurt adam aslı’..
iktisatçılara giderdik,
çello’ya, cavit’e, taksim sanat evi’ne..
yalnız değildik,
ali, bahadır, yeşim, ertan, harun, nazlı, iskender, kemal gökhan, hulusi vardı,
derviş, ayşen, belgin, hasan, serdar, adil, kaan, tayyar abi, noyan, sinan, banu, nilgün, ali, pertev, sami, barış, orbay, nilüfer, okan, uzay, nihat, levend, zühtü, orhan, yıldırım, okan, temel, seçkin, fuat, sibel, cumhur vardı,
kalabalıktık..
ve asaf halet çelebi, ve cemal süreya, ve edip cansever, ve tom waits vardı masamızda.

seyhan’ın deyimiyle,
biz çok taş düşürdük birlikte.

ölümünden bi 5 gün evvel aradı.. sabah ve son konuşmamızdı..
tatlı tatlı ali met’i çekiştirdi, dedi ki,
‘gümüşlük’e yerleşmek de neyin nesi?’
belli ki uzaklaşıyor olması canını sıkmış biraz..
sonra ‘facebook fotosunu değiştirmelisin..’ dedi, ‘çok dumanlı!’..
kızlarımızdan bahsettik biraz ve onlara ne bırakacağımızdan,
‘para diil’ tipi bi konuşma sabah sabah,
‘di mi?’,
şiirler, oyunlar, anılar var..
yapamadığımız şeylerden konuştuk nedense,
‘bezik oynayan kadılar’ı film yapma üzerine mefharet hanımdan icazet almıştık,
‘filmi çekemedik, büyükada’ya da gelemedim, kaş belki..’ dedi..
kapattık..

'taşın dili yok. çözüldü. artık taş yok…'

"

August 8, 2011
"

I

gördün mü hiç suyun yanmasını tuzda
gördüm ben bu yaşam boyu iniltiyi
büyük bahçelerin küçük içinde
saksılardan birinde
gördüm de
uyurken uyandırılmış gibi
beni bir sardunya büyüttü belki.

./..


o ben ki
bir kadında bir çocuk hayaleti mi
bir çocukta bir kadın hayaleti mi
yalnızca bir hayalet mi yoksa.

ne peki
yere dökülen bir un sessizliği mi
göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi
işini bitirmiş bir org tamircisinin
tuşlardan birine dokunacakkenki
dikkati ve tedirginliği mi.

bekler mi beni
her yanı, ama her yanı çocuklar gibi gülümseyen
bir sürü yaz gününün içinde
acaba bekler mi beni
uykularım, o sonsuz uykularım
yanmış bir limonluktaki
- be limonlar ki her gün bir yaprak ayininde
sesini hiç eksiltmeyen -
ama bilmez miyim ben
bilmez miyim hiç
böyle sığ hayallerle oyalanmak yerine
kısacık bir zaman olmalıydı elimde
turfanda meyva gibi bir zaman
yollar yollar kateden tadı ve ekşiliği
geçerek erguvanların dönemecinden
leylakların dörtyol ağzından
yapıştırıncaya dek beni dudaklarına
acının dudaklarına ve geçmişin
bir yaban gülü yaprağı gibi beni
ama ne gezer.

korkmuyorum artık solmaktan
solmaktan ve solgunluktan
gelmişim nerelerden böyle
kurumuş bir dere yatağı gibi
ya da pek kurumamış da
baygın, hasta ya da cançekişen
çırparaktan yüzgeçlerimi dip sularında
ya da yer tahtaları, muşamba, örtük perdelerin kasvetini
yorgun düşerek taşımaktan
ve ne çıkar ayırmasam kendimi
suların büyük içkilere kavuştuğu koylardan.

koylardan
kapsayan o sevimsiz, o küçük aşkları da
eskiyen turunçlar gibi ilk rengini pek aratmayan
ayırmasam kendimi
diyorum ayırmasam
köhnemiş bir geminin -izine pek rastlanılmayan-
içindeki bir yolcudan da, değerli taşlarla dolu cepleri
cepleri yüreği cepleri
ayırmasam da ben
kim görürdü o yolcuyu, yani kim farkederdi beni
sıradan acılardır çünkü bütün ilgileri toplayan
oysa sıkıntıyı buruşuk bir iç çamaşırı gibi saklayan
bu kımıltısız gövde
görülmemiştir ki hiç görülsün şimdi
görülmediği gibi gündoğumundan havalanan kuşların
ya da bir oda kapısını açtığınız zaman
o müthiş öğle sıcağında
pencerenin önünde örgü ören birinin
- örgü mü, bir çay bardağını başka başka tutan ellerin becerikliliği mi-
görülmediği gibi
ama var mıydı sanki görülmek isteyen
var mıydı bir şeyler bekleyen yüreğimin eskittiklerinden.

./..

"

— ben ruhi bey nasılım / edip cansever

July 16, 2011
cankurtaran filikaları denizcidir, üstelik en sert havalarda gidebilecek yeteneğe, ağırlığa, sağlamlığa sahiplerdir. ama varoluş sebepleri gereği tepeden denizi seyrede seyrede yaşamlarını tüketir, denizle hiç kucaklaşamadan bir kenara atılırlar. belki hayatlarında bir gün indirilirler denize, o da maalesef kimsenin hatırlamak istemediği bir gün olur, bazıları bahtsızdır. 
bu resimdeki filika hurda olarak satılmış ve parçalanmış bir finlandiya yük gemisinden çıkma, kontroller dışında hiç denize inmemiş. tam iki ton teyzem. bu filikayı aldık ve bahçede tamir ediyoruz. küçük bir kamara, güzel bir motor, üç beş aksesuar, öyle..  kavuşsun denizine maria, kırsın bacağını şeytanın, lay lay lom.. 

cankurtaran filikaları denizcidir, üstelik en sert havalarda gidebilecek yeteneğe, ağırlığa, sağlamlığa sahiplerdir. ama varoluş sebepleri gereği tepeden denizi seyrede seyrede yaşamlarını tüketir, denizle hiç kucaklaşamadan bir kenara atılırlar. belki hayatlarında bir gün indirilirler denize, o da maalesef kimsenin hatırlamak istemediği bir gün olur, bazıları bahtsızdır. 

bu resimdeki filika hurda olarak satılmış ve parçalanmış bir finlandiya yük gemisinden çıkma, kontroller dışında hiç denize inmemiş. tam iki ton teyzem. bu filikayı aldık ve bahçede tamir ediyoruz. küçük bir kamara, güzel bir motor, üç beş aksesuar, öyle..  kavuşsun denizine maria, kırsın bacağını şeytanın, lay lay lom.. 

July 15, 2011
"inançla eleştiri arasındaki yolun ortasında akıl vardır. akıl, inanca başvurmadan anlayabileceğimiz şeyler olduğuna duyduğumuz inançtır; gene inancın bir biçimidir bu, çünkü anlamanın temelinde, anlaşılabilir şeylerin var olduğu varsayımı yatar."

176.bölüm/husursuzluğun kitabı/pessoa

( pessoa ‘nın ölümünden sonra -1935- bi sandıkta bulunuyor tüm yazıları. ama kendi adıyla değil, farklı kimliklerle yazmış her şeyi. sadece farklı isimler değil, farklı kişilik, farklı edebi duruş ve tarza sahip 70 yazarı oynamış yazarak. )   

July 15, 2011
"hayır, insan çözemez
kendi yüreğinin sırrını.
ama doğduğum yerde
çiçeklerin kokusu
hiç değişmedi."

— sarayuki (884-946)   

July 9, 2011
sonsuzluk 1

her çocuk gibi  benim de kafayı sonsuz’a takmışlığım var.bu takıntı, zamanlama olarak, yuvarlak bir dünyanın altında ters duran adamın nasıl düşmediği sorunsalı ile aynı döneme rastgelir. babam saatine bakarak beni uzunca bir bekletmiş,  ‘hah, tam şu anda dünyanın en altındasın, bir tuhaflık hissediyor musun?’ demişti. bakmıştım etrafa, her şey normal, bi taş alıp elime bırakmıştım, ‘düşüyor!’, ben de hemen atıp bu meseleyi kafamdan, sonsuzluk meselesi ile uğraşmaya başlamıştım. mesela sonsuzluğu, gazoz şişesi ya da bir ağaçtan ziyade, gökyüzüne bakarak düşünmem tam o döneme denk gelir (ne düşünüyorsan ona bakacaksın gibi) beyin faaliyeti sıfır, saatlerce gökyüzüne baktığımı hatırlarım (sonsuzu yakalamaya çalışırken ufalır, hüzün çöker, daha da ufalır, uykusu gelir insanın). yalnız değildim, okulda sonsuz’u düşünen başka çocuklar da vardı. bahçede bir araya gelip tartışırdık; ‘peki ondan sonra güneş, sonra samanyolu, sonra kara delik…’  filan diyerek meseleyi ‘matruşka’ sistemiyle çözmeye uğraşır, genelde olay ‘allah baba’ya gelir, dayanır, ‘peki, allah babanın annesi yok mu?’ tadında kalırdık. mine vardı sürekli çember örneğini veren, kim öğretmişse artık sürekli parmağını toprağa çizdiği çemberde döndürerek, ‘bak, hiç durmaz bu, sonsuza kadar döner’ derdi. (büyüyüp çocuklarına da sürekli aynı örneği verdiğine ne kadar eminim!) kapatalım yazıyı. o tarihlerde okula yeni gelen bi çocuk vardı, cem, arkasından ‘amcası uzay işleri yapıyor’ diye konuşuluyordu. ne demekse o artık! peşinde dolaştık bi süre, tanıştık, arkadaş olduk. gerçekten uzman çıktı bu konuda. ‘sonsuz diye bir şey yok’ dedi, ‘olsaydı ölmezdik’. bize çok ağır geldi bu, yatakhanedeydik zaten, gidip hemen yatmıştık.

 

July 8, 2011
…

July 7, 2011
"

sakın türkçe konuşma sahte vatandaş ! bir gün gelip de seni özünden, yüzünden tanıyamazsak bile, bari sözünden tanıyalım …

orhan seyfi orhon / 1953

"

— bu lafları dp döneminde, ırkçılığı 55’deki 6-7 eylül olaylarına taşıyan ve azınlıklara yönelik uygulanan ‘vatandaş türkçe konuş' kampanyasına istinaden söylemiş 'türkçü' şairimiz.. kampanya faaliyetlerinden biri otobüste, vapurda rumca ya da ermenice konuşan olursa 'vatandaş türkçe konuş!' diye yüksek bir şekilde uyarmak.. aradan 56 yıl geçmiş, dikkat…

July 5, 2011
"

you know those nights,

when you’re sleeping,

and it’s totally dark,

and absolutely silent,

and you don’t dream,

and there’s only blackness,

and this is the reason,

it’s because on those nights you’ve gone away.

on those nights, you’re in someone else’s dream,

you’re busy in someone else’s dream.

some things are just pictures,

they’re scenes before your eyes.

don’t look now, I’m right behind you.


** http://tny.gs/lHhlpv

"

— someone else’s dream  / laurie anderson 

Liked posts on Tumblr: More liked posts »